Zefir-i Elem
6 Nisan 2011 Çarşamba
Depresif Pollyannalar Birleşin!
Dönemimiz geldi, depresif pollyannalar dönemi her bahar deri değiştirir gibi değiştirdiğimiz kabuğumuzun çatlama dönemi. Maskelerimizin sonbahar yaprakları gibi düştüğü dönem işte bu. Hep bu dönemlerde çok üşürüz, hep bu dönemlerde çığlık atasımız gelir, hep bu dönemlerde saçmalarız. Dilledirmeye korkarız yalnızlığımızı büyüyüp bizi gece uykumuzda boğmasın diye. Biri bize sarılsın diye içten içe çığlıklar atarız, ama birine bu kadar yaklaşamayacak kadarda kırılganızdır. Küçükken kablolu yayın kesildiğinde çamaşır makinesini izlemek gibidir hayatımız. Minimumda yaşarız hayatımızı. Çektiğimiz her nefes az gelir ama idare ederiz. Sert mizacımızı yatağın altına düşürüp, beyaz atlı prensler beyaz gelinlikler hayali kuracak kadar yumuşarız. Sonra bunları düşündüğümüz için kendimize kızar, çikolatayla intihar etmeye çalışırız. Geçici diye bu durumumuz ,sağımıza solumuza küçük tebessümler atarken, kalbimizi kıranların kafalarını baltayla yarma, penislerini çekiçle ezme hayalleri kurarız. Tüm duygularımızı banyo perdesinin arkasına tıkar, bu durumdan ıslak banyo perdesinin vücudumuza değmesi kadar rahatsız oluruz ama sesimizi çıkaramayız. Geceleri soğuk yatağa girdiğimizde uyuyamaz evin mutlaka bir köşesinde acil durum uyuma kiti olarak saklanan bir şişe şarap, votka, viski çıkartır tek başımıza içeriz. Dışarı çıktığımızda eğleniyor gibi yapabilmek için sınırlarımızı zorlar alkol komasından bir dakika önce karşımıza çıkan ilk maymunun sırnaşık hareketlerine boyun eğer ama yatağa gidemeyecek kadar çok içtiğimiz için olduğumuz yere kusarız. Yalnızlığımızı, eskileri, sıkıntıları, gece karabasan gibi üstümüze oturan herkesi kusarız gözyaşlarımızla. Etrafımızda sadece dönemimizi yaşayanlar ve yaşamış olanlar kalır. Bize ancak onlar katlanabilir, anlayabilir. Çok verimliyizdir bu dönemlerde beynimiz hiç olmadığı kadar üretkendir. Yazarız,çizeriz, hiç yapamadığımız bizi mutlu eden becerilerimize geri döneriz. Başka türlü dışa vurumayız kendimizi. Keskindir sözlerimiz, delicidir çizgilerimiz, yaralar kelimelerimiz. Ezmek isteriz dünyayı ayaklarımız altında. Ezerizde ama kimse görmez ama kimse duymaz. Sonra havalar ısınmaya başlar, güneşi sararız kendimize, birbirimizi sararız. Tüm depresif pollyannaları birbirimize yamarız ki o dönemin kemiklerimize işlemiş soğuğunu bir an önce bünyemizden atalım diye. Takarız maskelerimizi, giyeriz öz güvenimizin seksi elbisesini. İşte o zaman ortamın .mına koyarız. Az kaldı bekleyin geliyoruz.
23 Şubat 2011 Çarşamba
İçimde Çifteleşen Ejderhalar Var
Yine başladılar mideme çöreklenmiş bir grup orta dünya ejderhası periyodik olarak gerçekleştirdikleri çiftleşme ayinlerine başlıyorlar. Fiziki açıdan hissettiklerimin yanında duygularımı da ifade edebileceğim kafamda canlanan tek görüntü bu. Hem midemde ejderhalar için uygun ortamı yaratıyor. Nemli , karanlık aynı doğal ortamları gibi. Dişiler için savaşan erkeklerin çıkardığı alevler içimi yakıyor. Etraftakilere söylüyorum, “yazık kız kafayı yedi” bakışları atıyorlar. Kendi küçük şizofrenik dünyamda yaşıyorum evet ne olmuş hiç değilse bir dünyam var sizin ise hayallerden yoksun bomboş bir gerçekliğiniz. Ne yani hem sizin içinizde hiç savaş çıkmadı mı?. Hem savaşma sebebi de ironik değil mi üremek için yeni yeni ejderhalara doğurup içimi daha çok yakmak için, seks için, zevk için, en güçlü olduğunu kanıtlamak için. Sürekli hareket halinde içimde kıvrım kıvrım oradan oraya uçuşan kavga eden birbirine dişlerini geçirip tırmalayarak çiftleşen ejderhalar var. Hiç estetik değiller hatta korkunçlar, ama yine de insanı hayran bırakan bir korkunçluk. Kendi içimdekilerden korkuyorum, ama aynı zamanda hayran kalıyorum. Şöyle ağzıma açıp kükresem, baya baya alev kusabilirmişim gibi geliyor. İçimde tutup bunca zaman biriktirmişliğin verdiği bir potansiyel güç açığa çıkmış meğersem. Ejderhalarda bu kadim gücün çocukları, yakında onları kontrol altına almayı öğrenip tüm gezegeni ele geçireceğim. Şaka şaka tabi ki de yapmayacağım. Sadece eğleniyorum. Farkına varıyorum sonra bu alevlerin kaynağı en başından beri buydu. Bastırdıklarım, yukarı çıkmaya çalışıyordu. Volkan gibi, bende safça yok sodaydı, yok işte gaviscon du falan bastırmaya çalıştım. Yediklerime dikkat ediyordum aman midem yanmasın diye. Oysaki ejderhalar aç tabi o kadar aksiyondan sonra bir sürü kalori harcıyorlar. Bundan sonra onlar için yiyeceğim, onlar için içeceğim. Sevişip sevişip alem yapsınlar istiyorum. Patates kızartması yanında bira içsinler, tekila shotlasınlar. Sonrada sevişip sızsınlar. O kadar iyi durumdayım ki içimde ejderhalar besliyorum. Yok yok cidden iyiyim beni tanıyanlar bilirler, en azından şu an kendimi oynuyorum. Başkaları mutlu olsun diye çeşit çeşit maskeler takıp rollere bürünmüyorum. Öfkemi, melankolimi, yalnızlığımı ejderhalarıma yedirdim. Teoride içim çok rahat ama pratikte içten içe yanıyorum. Sonuç olarak içimde yatan dragon master özelliklerini gerektiğinde kullanmak üzere bir başka harikalar diyarında saklıyorum. Yeri geldiğinde her yere alev topları gönderebilmek için hazırım. Hatta çok lazım olursa gelir sizin içinde sağa sola ateş topuydu mopuydu yollayabilirim arayın yeter.
31 Ekim 2010 Pazar
Benim Adım...
“Benim adım babasız kızların regli dönemi ve ben bağımlıyım”
Bağımlılığım daha anne karnında başladı. Orada o kadar yalnızdım ki çıkar çıkmaz içimde bir şeylere bağlanma, kendime bağlama isteği gittikçe büyümeye başladı. İlk önce bağlamayı denedim. Oyuncak ayılardan oluşan bir kalem vardı ama zamanla küçük düğme gözleri koptu, otobüs koltuklarında, mola yerlerinde unutuldu. Karşı komşunun oğlunu denedim ama taşındılar. İnsanları bağlamak oyuncak ayılardan da zordu demek ki benim kontrolümde değillerdi. Bağlanmayı dedim ilk başta benim için anlaşılması çok zordu. Duygularım güvenilmezdi, karşı tarafın duyguları bilinmezdi. Neyi nereye bağlayacaktım hem. Yazlıktaki çocuğu denedim zaman yetmedi, lisedeki elemanların hiç birini gözüm kesmedi. Artık yeter dediğim an bağlandım. Bir şeyi elde etmek istediğimde ondan ilk önce vazgeçmem gerekirmiş. Yıllar sonra bu söz benle beraber mutasyona uğradı, bir şeyi sevdiğin halde vazgeçmen gerekebilirmiş oldu. Bir sabah kalktım ve vazgeçtim. Ama kimse bana vazgeçerken canımın çok yanacağını söylememişti. Canım o kadar yandı ki bağımlılığım benden koptu. Acıyı dindirmek için daha küçük bağımlıklar denedim kesmedi. Aradan o kadar çok zaman geçmişti ve ben o kadar bulanıktım ki büyüdüğümü bile fark etmedim. Bir sabah yine kalktım ve artık nettim. Yoluma devam edecektim ama bağımlılığım arka cebime serçe parmağıyla asılmış. İlk başlarda fark edilmeyecek kadar hafifken zamanla sağdan soldan parçalar koparıp kendine yamamış. Zamanı geldiğinde arkama o kadar ağırlık bindi ki devam edemedim. Bağımlılığım çok yemiş hiç sıçmamıştı. Cebime taktığı serçe parmağı dallanıp budaklanıp kalbime saplanmıştı. Bu yüzden biraz destek için bağlanmaya karar verdim ama durumum o kadar vahimdi ki üzerine çullanmam kaçınılmazdı. Kaçınılmazı gören kaçtı sadece biri kaldı. Bende ona asıldım. Bağımlılığın cehennemi bir bağımlıya bağlanmakla başlar. Benimki cennetti her şey eşit her şey adildi. Sonra ben yasak elmaya göz diktim. O bakmazken alıyım dedim ayağım kaydı niyetimi açık ettim. Oysaki onunda gözü varmış, paylaşmam lazımmış. İlerleyen zamanlarda şekil şekil pozisyonlara girdik ama en başarılı olduğumuz kendi kuyruğunu yiyen yılan pozisyonuydu. Elmaya olan hamlem bununla ödüllendirilmiş olsa gerek. Birbirimizi yedik yedikçe yetmedik tabi. Bittik. Bir sabah lanet olsun ki yine uyandım bu sefer bitik bir şekilde ve vazgeçmeye bile gücümün kalmadığını anladım. Sonra beklemeye başladım belki ilahi bir güç gelirde kafama bir şeyler fırlatır diye. Bir kaç keçi bir kaç balık geldi çerez neyim fırtlattılar gülüp gittiler ama güç müç gelmedi. Sonra beklemek, beklerken tükenmek, özlem duymak, yoksunluk belirtilerimin yanında attaki kelebek gibi kalınca bağımlılığımı kendime fitil yapıp ateşledim. Güç güçtür. Bir sabah uyandım ve böylece bundan da vazgeçtim.
“Benim adım kendi götünü yiyen yılanın doğum kontrol hapı ve 7 gündür temizim.”
7 günde hiç bir şey yaratamadım yedi günde hiç bir şeyi de yıkamadım. Bağımlılığım yok, gücüm yok, hislerim yok öylece lanet elma ağacının altında oturmuş aşağı doğru taş atıyorum. Bazen çok sıkılırsam tükürüyorum. Ne de olsa havaya uçan kendi cennetimdi.
Bağımlılığım daha anne karnında başladı. Orada o kadar yalnızdım ki çıkar çıkmaz içimde bir şeylere bağlanma, kendime bağlama isteği gittikçe büyümeye başladı. İlk önce bağlamayı denedim. Oyuncak ayılardan oluşan bir kalem vardı ama zamanla küçük düğme gözleri koptu, otobüs koltuklarında, mola yerlerinde unutuldu. Karşı komşunun oğlunu denedim ama taşındılar. İnsanları bağlamak oyuncak ayılardan da zordu demek ki benim kontrolümde değillerdi. Bağlanmayı dedim ilk başta benim için anlaşılması çok zordu. Duygularım güvenilmezdi, karşı tarafın duyguları bilinmezdi. Neyi nereye bağlayacaktım hem. Yazlıktaki çocuğu denedim zaman yetmedi, lisedeki elemanların hiç birini gözüm kesmedi. Artık yeter dediğim an bağlandım. Bir şeyi elde etmek istediğimde ondan ilk önce vazgeçmem gerekirmiş. Yıllar sonra bu söz benle beraber mutasyona uğradı, bir şeyi sevdiğin halde vazgeçmen gerekebilirmiş oldu. Bir sabah kalktım ve vazgeçtim. Ama kimse bana vazgeçerken canımın çok yanacağını söylememişti. Canım o kadar yandı ki bağımlılığım benden koptu. Acıyı dindirmek için daha küçük bağımlıklar denedim kesmedi. Aradan o kadar çok zaman geçmişti ve ben o kadar bulanıktım ki büyüdüğümü bile fark etmedim. Bir sabah yine kalktım ve artık nettim. Yoluma devam edecektim ama bağımlılığım arka cebime serçe parmağıyla asılmış. İlk başlarda fark edilmeyecek kadar hafifken zamanla sağdan soldan parçalar koparıp kendine yamamış. Zamanı geldiğinde arkama o kadar ağırlık bindi ki devam edemedim. Bağımlılığım çok yemiş hiç sıçmamıştı. Cebime taktığı serçe parmağı dallanıp budaklanıp kalbime saplanmıştı. Bu yüzden biraz destek için bağlanmaya karar verdim ama durumum o kadar vahimdi ki üzerine çullanmam kaçınılmazdı. Kaçınılmazı gören kaçtı sadece biri kaldı. Bende ona asıldım. Bağımlılığın cehennemi bir bağımlıya bağlanmakla başlar. Benimki cennetti her şey eşit her şey adildi. Sonra ben yasak elmaya göz diktim. O bakmazken alıyım dedim ayağım kaydı niyetimi açık ettim. Oysaki onunda gözü varmış, paylaşmam lazımmış. İlerleyen zamanlarda şekil şekil pozisyonlara girdik ama en başarılı olduğumuz kendi kuyruğunu yiyen yılan pozisyonuydu. Elmaya olan hamlem bununla ödüllendirilmiş olsa gerek. Birbirimizi yedik yedikçe yetmedik tabi. Bittik. Bir sabah lanet olsun ki yine uyandım bu sefer bitik bir şekilde ve vazgeçmeye bile gücümün kalmadığını anladım. Sonra beklemeye başladım belki ilahi bir güç gelirde kafama bir şeyler fırlatır diye. Bir kaç keçi bir kaç balık geldi çerez neyim fırtlattılar gülüp gittiler ama güç müç gelmedi. Sonra beklemek, beklerken tükenmek, özlem duymak, yoksunluk belirtilerimin yanında attaki kelebek gibi kalınca bağımlılığımı kendime fitil yapıp ateşledim. Güç güçtür. Bir sabah uyandım ve böylece bundan da vazgeçtim.
“Benim adım kendi götünü yiyen yılanın doğum kontrol hapı ve 7 gündür temizim.”
7 günde hiç bir şey yaratamadım yedi günde hiç bir şeyi de yıkamadım. Bağımlılığım yok, gücüm yok, hislerim yok öylece lanet elma ağacının altında oturmuş aşağı doğru taş atıyorum. Bazen çok sıkılırsam tükürüyorum. Ne de olsa havaya uçan kendi cennetimdi.
17 Şubat 2010 Çarşamba
Kızıl Saçlı Perinin gerçek Hiyakesi part.2
Nerde kalmıştık, ya daha başlamadan bitecek bir hikâye ile yaşanması gereken hayatlar arasındaki ince çizgideydik. Gezgin biraz ilerde ağaçların bittiğini yerde bir uçurumun başladığını görmüştü. Bunu avantaj olarak kullanmaya çalışacaktı ama yaratığın onu duyması ya da hissetmesi durumunda bu hiçbir işe yaramayacaktı. Elindeki son çare buydu. Uçurumun kenarına kadar geldi. Kılıcı elinde tarttı ve yaratığın gelmesini bekledi. Yaratığın hantal vücudu ile yıktığı garip ağaçları görebiliyordu. Kısa bir süre sonra yaratıkta görülür hale geldi. Yaratık kocaman yarık ağzını boşluğa açıp kapayarak ilerliyordu. Gezgin bir şeyin ters gittiğini fark etti ama ne olduğunu anlayacak zamanı kalmamıştı. Ağaçlar seyrekleşmiş ve Yalg artık ona doğru hızla geliyordu. Gezgin bağırarak yaratığa doğru atıldı ama aniden durdu. Bağırmamıştı, ağzını açmıştı ama hiç ses çıkmamıştı. Yaratığa baktı oda ağzını açıyordu ama hiç ses yoktu. Yalgla aralarında metreler kala kenara çekilmesi yetti. Artık her şeye kör olan Yalg delirmiş gibi sağa sola sallanarak uçuruma doğru ilerledi ve tamamen sessizlik içinde aşağı düştü. Gezgin uçurumdan aşağı bakarken o koca çamur yığının dibe düştüğünü ve her yere dağıldığını gördü ama hiçbir şey duymadı.
Kızıl Saçlı Küçük orman perisi sanki bir boşlukta yürüyormuş gibi, sık ağaçların arasında rahatlıkla geçerek izleri takip etti. Bir Yalgın izlerini takip etmek hiç zor değildi hele yaratık ona bir yol açmışken. Bir süre sonra uçurumun kenarında duran kılıçlı insanı gördü. Bıçağı elinde ona doğru yaklaştı ve arkasından sırtına dokundu. Kılıcıyla aniden dönen Gezgin, hızlıca geriye çekilip bıçağını tehditkâr bir şekilde ona doğru tutan küçük kızı gördü. Niyetini belli etmek için kılıcını indirince kız biraz rahatladı ama bıçağını bırakmadı. O sırada tam tepelerinde bir şimşek sessizlikle çaktı ve uzunca bir süre kızın yüzünü görmesini sağladığında Gezginin ağzı açık kalmıştı. Karşısındaki küçük bir kız değil upuzun kızıl saçları ve bir insana göre büyük olan kocaman yeşil gözleri, ince narin yapısı ve ancak saçlarının altından görünen küçük sivri kulaklarıyla belkide dünya üzerindeki son peri idi.
Kızıl Saçlı Peri ve Gezgin Sessizliğin Uçurumundan uzaklaşmış olsalar da, konuşmadan sessizce ilerlemeye devam ettiler. Kız açık bir şekilde anlaşılabilecek bir hareketle, öne eğilip elini kafasının üstünden geçirerek hayatını kurtardığı için teşekkür etmişti. En azından Gezgin öyle sanmıştı ama bu hareket perilerin arasında “sana ruhumu sunuyorum anlamına” gelirdi. Kızıl Saçlı Peri en azından bu adama bunu borçlu olduğuna karar vermişti. Ama Gezgin bir perinin ruhunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Küçük perinin boyu yaklaşık on yaşındaki bir çocuk boyunda idi ve Gezginin geldiği yerde çok boyu uzun boylu sayılmasa da bir peri için oldukça uzundu. Peri onun ancak koltuk altının bir karış aşağısına geliyordu. Kız sakinleştikten biraz sonra aniden başlayan fırtına geldiği gibi aniden durdu ve bulutlar dağılıp gökyüzü ayışıyla aydınlanmaya başladı. Vadiden ve kayalıklardan uzaklaşıp tekrar ormana girdiler. Uzun bir yürüyüşün ardından kalın gövdeli ve gerçekten çok büyük ağaçların olduğu bir bölgeye girdiler. Sanki buradaki her şey gittikçe büyüyor ya da onlar küçülüyordu. En sonunda metrelerce uzunlukta ve an az bir köy kadar bir büyük devasa bir ağacın olduğu bir açıklığa geldiler. Bu Ağaç eskiden perilerin kutsal saydığı Hayat Ağacı “Avendesora” idi. Ama artık hiçte hayat dolu değildi. Ormandaki her şey gibi oda artık ölü gibi duruyordu. Kız ağacın etrafında yürümeye başladı. Gezgin onu takip ederken ağacın değiştiğini gördü. Ağacın ortasında bir yarık vardı ve bu yarığın içinde dolambaçlı yollarla tepesine doğru ilerleyen yollar bulunuyordu. Kız bu yolara girdi. Labirent gibi bir aşağı bir yukarı tırmanarak en sonunda ağacın oldukça yukarısında bir kovuğa geldiler. Bu kovukta yerde bir yatak haline getirilmiş paçavralar ve küçük bir sandık haricinde hiçbir şey yoktu. Kız paçavraların arasından Gezgine birkaç parça toplayıp uzatarak kovuğun yukarısındaki bir başka kovuğu işaret etti. Gezgin eğilerek teşekkür etti ve paçavraları alıp kovuğa tırmandı. Artık biraz dinlenebilirdi. Gezgin kovuğa tırmanıp yol boyunca sırtında olan küçük çantasını çıkardığında çantasının yırtılarak açıldığını ve az olan erzakının da yaratıktan kaçarken kaybettiğini anladı. Çakmak taşı birkaç parça ekmek ve su matarasından oluşan erzakının önemli parçaları ve bir ağaçtan oyarak yaptığı kuş düdüğü artık yoktu. Paçavraları yastık gibi kafasının altına koyup rahatsız ve kâbus dolu bir uykuya dalarken Kızıl saçlı peri yatağına uzanmış yukarı bakmaktaydı. Bu insanın gelişini bir işaret olarak yorumlamıştı. Yalgın karşısında savaşırken asıl isteği yok olmaktı. Ama pes edemezdi. Bir peri hayatı için sonuna kadar savaşmalıydı ama o an kaybedeceğini bilse de sonu geldiği için üzülmüyordu Bu onun kurtuluşu olacaktı ama bir anda bu ölü ormanda bir insan ortaya çıkmış ve onu kurtarmıştı. Demek ki bu ormanın işi daha onunla bitmemişti.
Güneş ışıkları kovuğun arasındaki boşluklardan Gezginin yüzüne vurduğunda gözlerini açtı ve dün olan her şeyin bir rüya olduğunu düşündü. Ama doğrulduğunda rüya olmadığını anladı. Çamur içerisindeki kıyafeti ağaç dalları ve kovalamacadan yer yer yırtılmış giysilerive çizilen derisinden akan kanlar kurumuştu, her yeri ağrıyordu. Zorlukla doğruldu ve ağzı kum yutmuş kadar kuruydu. Etrafına baktığında yerde tahtadan oyulmuş bir kâse içinde su ve hemen yanında toplanmış kuru eriklere benzeyen meyveler gördü. Suyu bir dikişte bitirdi. Garip meyveleri alıp kokladı. Dilini değdirdi ve azına attı tatları kuru erik gibi değildi ama en azından yenebiliyordu. Kovuğundan perinin bulunduğu kovuğa geçtiğinde boş olduğunu gördü. Ağaçtan aşağı inmeye başladı. Toprağa ayak bastığında küçük perinin biraz ilerde dikildiğini gördü. Gezgin kızdan gözlerini alamadı. Çocuksu bir görünüşe sahip olsa da yüzü hiçte öyle değildi. Dün geceki çamurdan temizlenmişti. Saçları hala ıslak olsa da deri bir kayışla arkasında toplanmış ve batan bir güneş kadar kızıl parlıyordu. Küçük yüzü keskin yüz hatlarına sahipti. Kocaman yeşil gözleri zümrütü andırıyordu. Tehditkâr bakışlarla kız onu süzdü ve onu takip etmesini işaret etti. Dev ağacın topraktan çıkan bacak kalınlığındaki köklerini takip ederek ilerlediler. Kız sanki yürümüyordu adeta süzülüyordu. Gezgin uzun bacaklarına rağmen ona ayak uydurmakta zorluk çekmişti. Ağrıyan kasları da onu yavaşlatmıyor değildi. Bir süre sonra küçük bir gölete vardılar. Sazlara benzeyen eğri büğrü bitkilerle çevrili gölette su hala berrak ve temiz görünüyordu. Dev ağacın kökleri bu göleti çevreliyor ve suyun içine kadar uzanıyordu. Kız suyu işaret etti sonrada içine girdi ve sudan içti. Gezgin de onu takip etti giysilerinin bir kısmını çıkardı kılıcını bırakıp gölete yaklaştı sudan biraz içtikten sonra gölete girdi. Küçük peri ona yaklaşıp dokunduğunda Gezgin irkildi. Kız tehditkâr bakışlarını sürdürerek gömleğinin yırtılan yerlerinden yaralarına bakmaya başladı. Gezgin itiraz etmek için bir neden bulamayıp küçük periye izin verdi. Peri ifadesiz yüzüyle gömleğini çıkartmasına yardım ederken Gezgin acıyla yüzünü buruşturdu. Kız suyla yaralarını temizlemesine yardım etti. Sessizlik Gezgini rahatsız etmiyordu ama içini kemiren bir sürü soru vardı. Küçük peri ise yıllardır zaten kimseyle konuşmuyordu bu onun için bir sorun değildi. Sesinin neye benzediğini hatırlamaya çalıştı. Eskiden ağaçlara ve hayvanlara şarkılar söylerdi ama sesini hatırlayamıyordu. Gezgin omzundaki bir yarayı temizlemekle uğraşan perinin elini tuttu. Peri irkilerek biraz geri çekildi. Gezgin elini bırakarak kendini tanıtmadan önce yapılan el referansıyla hafifçe eğildi ve kendini tanıttı. Çorak Topraklardan büyük Büyücü Prosperonun oğlu Kays işte o an Sisli Ovanın büyülü ormanında yaşan Peri Kralı Yulenin kızı Zefir ile tanıştı.
17 Ocak 2010 Pazar
Kızıl Saçlı Perinin Gerçek Hikayesi part.1
Bir yerden başlayıp anlatmam gereken bir hikâye var. Sisli ovanın ardında, puslu dağların arasında kimsenin yıllardır ayak basmadığı büyülü bir orman vardı. Bu ormanda eskiden tüm orman ruhları ve periler yaşarken şimdi sadece kurumuş ağaçlar, korkunç yaratıklar ve ölümün soluk renkleri içerisinde bir tek kızıl saçlı küçük orman perisi yaşamaktaydı. Periler orman ruhlarıyla birlikte ormanın içindeki yaşayan her canlıya yaşam enerjisi verir ve onları korurlardı ancak bu ormanda nefes alan son yaşam kırıntılarına sahip kızıl saçlı perinin yalnızlıktan yaşam özü o kadar tükenmişti ki bırakın bir tomurcuğu filizlendirecek gücü bulmayı kendi yaşamını devam ettirecek gücü bulamıyordu. Diğer yandan ağaçlar perilerin ve orman ruhlarının şarkılarından mahrum kalarak ölmüş, orman ruhlarının karanlık tarafları onları yutmuş ve çok az sayıda yaşamayı beceren her canlıyı canavarlaşmıştı. Bunların hepside küçük peri için büyük tehlike haline gelirken oda kendini korumak için savaşmak zorunda kalmıştı. Her geçen yıl savaşmak ve yaşamak için bir neden bulmak daha zor hale geliyordu. Her gün olduğu gibi güneş batmadan önce ormanın en büyük ve en yaşlı ağacındaki kovuğuna giderken, sessizlik onu her zamankinden daha çok rahatsız etmeye başladı. Ormanın eski hali gözünde canlanırken kuş seslerini duymaya başladı. Ağaçların yemyeşil halini gördü. Çiçeklerin kokularını aldı. Derin bir nefes çektiği o anda her şey bir anda ortadan kaybolup tekrardan hiçliğe karıştı. Peri o anda savaşmaktan vazgeçtiğine karar verdi ama bir peri kendini yok edemezdi. İçinde öyle bir öfke birikmişti ki dayanamadı ve çığlık atmaya başladı tam o anda perinin öfkesiyle bir fırtına patlak verdi. Küçük peri susup bir süre gökyüzüne baktı, korunaklı evine doğru koşması gerekirken birden tam ters yöne koşmaya başladı. Çürümüş otların, dalların üstüne basarak çamura batıp çıkarak, yaratıkların homurdanmalarına doğru koşuyordu. Küçük peri ağlıyordu o ağladıkça ormanda ağlıyor, yağmur damlalarının ağırlıyla ölü olan her şey toza dönüşüyordu.
Yolunu kaybetmiş genç bir gezgin, puslu dağların ardındaki Seyyahların Şehrine ulaşmaya çalışırken, Sisli ovada yolunu kaybetmiş ve büyülü ormana doğru sürüklemişti. Yıllardır ilk defa bir canlının ayak basmasıyla açlıktan guruldayan bir mide gibi homurdanmaya başlayan orman, fırtınanın başlamasıyla gezginin ormanın derinliklerine doğru sürüklüyordu.
Kızıl saçlı orman perisi artık koşmuyordu ama içindeki yok olma hissi onu Puslu dağların başlangıcındaki mağaraların olduğu vadiye doğru sürüklemişti. Yağmur damlaları onun gözyaşları gibi durmaksızın devam ederken bu mağaralarda yaşayan Yalg denen canavara gittikçe yaklaştığını fark edemiyordu. Yalg bir zamanlar mağaraların içindeki yeraltı sularında yaşayan ve bu suları temizliğini sağlayan bir orman ruhuyken şimdi bir görevi olmayan, karanlığın ormana saçtığı parçalarından başka yetişen hiç bir şey kalmadığı için açlığın ve gölgelerin derinliklerinde ruhu kadar gözleri de körelmiş bir canavara dönüşmüştü. Her şeye o kadar açtı ki durdurulamaz bir delilik içinde büyüyordu.. Körleşen gözleri yerine diğer duyuları gelişmişti ve şimdi başlayan fırtına tüm kokuları ve sesleri saklarken, damlaların yarattığı titreşimler ona yeni bir görü sağlıyordu. Bu yüzde toprağın üstünde hareket eden zayıf ayakların titreşimini duyabilmişti.
Genç Gezgin onu uyarmalarına rağmen Sisli Ovadan geçmeye karar vermiş ama yılın bu zamanı sis ovanın ilerleyen kısımlarında iyice yoğunlaştığı için yön duygusunu yitirmiş ve kaybolmuş. Sis bir ormana yaklaştığında azalmaya başlamış ama aniden kopan fırtına işini hiç kolaylaştırmamıştı. Çok üşümüş ve yorulmuştu, geceyi geçirecek bir yer ararken ufukta gördüğü dağlara doğru ilerlemeye karar vermiş, kuru bir sığınak aramaya başlamıştı. Yağmur azalacağına şiddetini arttırmıştı. Dağlara yaklaştığında etrafı mağaralarla çevrili bir vadide olduğunu anlayarak kendine uygun bir yer aramaya koyuldu. Uygun küçük ve kuru bir mağara bulduktan sonra etrafı biraz kolaçan etmeye karar verdi. Etrafta yaşayan hiçbir canlı olmaması ve bildiği hiçbir orman gibi olmaması onu çok tedirgin ediyordu. Birkaç kuru dal bulma umuduyla yürürken sürekli devam eden gök gürültülerinin arasında bir kadın çığlığı duyduğunu sanarak etrafına bakındı. Gezgin sonra ormanın garipliği ve yorgunluğu yüzünden hayal görmeye başladığını düşünüp bakınmaya devam etti. O sırada çığlığı tekrar duydu. Bu sefer doğru duyduğuna emindi. Kılıcının olduğu yere elini koyarak tedbirli bir şekilde sese doğru koşmaya başladı. Küçük bir kaya yığınına yaklaştığında bir hayvanın böğürtüsünü ve çatırdayan ağaç parçalarını da duymaya başladı. Yığının ardında baktığında üstü başı çamurla kaplanmış, eski ve vücudun her yerini kapamayan yırtık kıyafetler içinde elinde küçük bir bıçakla kendinden en az 10 kat daha büyük, balçıkla kaplı, kocaman bir ağızdan ibaret olan bir kütleye karşı koymaya çalışan küçük kızı gördü.
Gezgin küçük kızın tek başına hiç şansı olmadığını anladığı an yağmurdan zarar görmesin diye yedek pelerinine sardığı kılıcı hızla kınından çekerek, kayaların üstünde atladı. Altında küçük kaya parçaları akarken o hızla aşağı doğru kaymaya başladı. O sırada Yalg vücuduyla bir hamle yaptığı da bir ağacı Kızıl Saçlı Perinin üzerine doğru yıkmayı başardı. Küçük peri yana kaçmak için çok geç kalmıştı. Bu sırada Gezgin yetişerek periyi kenara itip, yaratıkla aralarına girdi. Kılıcını hiç düşünmeden Yalgın gövdesine doğru salladı. Kılıç sanki bir çamura saplanmış gibi kolayca içinden geçerek girdi. Gezgin ilk şaşkınlığın ardından bir kaç kez daha kılıcını yaratığın gövdesinin çeşitli yerlerine indirse de yaratık bundan hiç ilgilenmemiş gibi saldırmaya devam etti. Bu sırada periyi ittiği tarafa baktığında Kızıl saçlı perinin yerde baygın halde yattığını gördü. Ağaçtan kurtulmuş olsa da sanırım kafasını çarpmıştı. Yalg hedefini değiştirerek tüm dikkatini Gezgine çevirdiği için kızın yanına da ulaşamıyordu. Yalgın cüssenin büyüklüğüne bakarak ormanın içinde avantajı olabileceğini düşündü. Onu ormanın içine çekmeye başladı. Bir zamanlar dört ayak üzerinde yürüyebilen hatta metrelerce yukarı sıçrayabilen Yalg şimdi çamurdan bir sümüklü böcek gibiydi ve ağaçlar onu oldukça yavaşlatıyordu. Bu av sandığından daha zor bir hale gelse de peşini bırakamayacak kadar çok açtı.
Kırmızı saçlı orman perisi Yalg ve gezgin uzaklaşırken gözlerini açtı. Başı çok ağrıyordu ve net göremiyordu. Yağmur hala devam ediyordu ve artık tamamen karanlık çökmüştü. Arada bir çakan şimşekler haricinde ormanda tamamen karanlıktı. Her şey bir rüya gibiydi ama kafasındaki bulutlar dağılırken olanları hatırlamaya başladı. Yalgı ve onu iten insanı. En azından bir insan olduğuna inanıyordu. Doksan yıllık hayatı boyunca hiç insan görmemişti. Ama diğer perilerinde etrafında olduğu on yıllık zaman dilimi içerisinde insanlarla ilgili bir şeyler duymuştu. Etrafına bakındı karanlık onun görüşünü etkilemiyordu ama ne Yalg ne de insan etrafta değildi, izleri takip etmeliydi. Ayağa kalmaya çalıştı başı döndü. Kafasını tuttuğunda şakağından doğru akan sıcak şeyi hissetti. Devam etmesi gerekiyordu en azından onu kurtarmaya çalışan adamı bulmalıydı. Tek başına Yalga karşı şansı yoktu.
Genç Gezgin hızla ağaçların arasında ilerliyor Yalg da önüne çıkan her şeyi yıkarak geliyordu. Gezgin kadar hızlı değildi ama peşini bırakacak gibi de değildi. Gezgin bu ormanı bilmiyordu, bu ormanı kimsenin bildiğini sanmıyordu aslında. Hayatında ne böyle bir yaratık görmüş neden bahsedildiğini duymuştu. Üstelik yirmi beş yıllık hayatına rağmen kimsenin gidemediği yerlere gitmiş, bir sürü hikâye dinlemişti. Karanlıkta şimşeklerin aydınlattığı kadarıyla görerek ilerliyordu. Zaman kazanmalıydı. Şimşekler ağaçların biraz ilerde daha da sıklaştığını gösterdi. O tarafa doğru gittiğinde ormanın bitki örtüsü aniden değişti. Ölü dev ağaçlardan, ölü cılız ama sık ağaçlara dönüştü. Sanki burası hastalıklı gibiydi. Toprak bir sünger gibi yumuşaktı ama dağılmıyordu. Ağaçlar o kadar parlak bir yeşildi ki doğal durmuyorlardı ve gövdeleri boyunca hiç dal yoktu metrelerce sonra yapraksız kirpi oku gibi dallar uzanıyor ve gökyüzünü kaplayacak şekilde birbirlerine giriyorlardı. Üstelik gittikçe sıklaşmaya başlıyorlardı. En sonunda sadece gezginin geçebileceği kadar boşluk kaldı. Arkasına baktı Yaratık yavaşlamıştı ve mesafeleri artsa da ama oda eskisi kadar hızlı gidemiyordu. Yaratıkla kısa süren boğuşması sırasında görebildiği kadarıyla gözleri ya da kulakları yoktu. Olsalar bile o çamur yığının altında olmalıydılar. Gezgin tekrardan kafasında o anı yaşadı ve yaratığın tamamen kör olduğunu anladı. Büyük ihtimalle ya onu duyuyor ya da hareketlerini hissediyordu. Çünkü yer değiştirdiği her seferde yaratık anlık süre sonra onun nerede olduğunu kestirip hamle için geç kalıyordu. Şimşekler ardı ardına sanki Gezgine bir şey göstermek için çaktılar. Gezgin ilerde ne olduğunu gördü.
Kızıl saçlı orman perisi izleri yeni orman bölgesine kadar takip etti. Burası eskiden kayalık ve kısa bitki örtüsüyle kaplı bir bölgeyken ormanın terk edilmesiyle kayalar süngerimsi, kuru olduğu nadir aylarda üstüne basıldığında yeşil bir toz püskürten toprağa ve tozla aynı renkte ağaçlara sahip bir alana dönüşmüştü. Küçük peri Gezgin için şans diledi. Çünkü buranın sonunda Sessizliğin Uçurumu vardı, ya onu kurtarmaya çalışan o adam çevresindeki tüm sesi emen o çukura düşecek ya da onu fark ederek kör Yalgdan kullanmak için kullanacaktı.
18 Eylül 2009 Cuma
Günü Beklerken
E: Beni bir kere dinleyecek misin? Kulağınla değil ama gerçekten ne hissettiğimi anlamak için beyninle dinlemen gerekiyor.
S: Ben seni hep dinledim. Şu dünya üstünde senin kadar şizoid bir karıyı benim kadar iyi anlayabilen biri daha var mıdır acaba. O yüzden şimdi sorun çıkartacak yer arama. Konuşmaya başlamak istiyorsan da direk başla.
E: Beklide beni en iyi anlayan sensin ama sen gerçek beni görmüyorsun. Sevdiğin için, beni olduğum gibi kabul ettiğin için iyi biri gibi görüyorsun.
S: Al işte yine başladın. Sen ne kötü ne iğrenç nede aciz birisin her ne kadar kendini öyle görsen de değilsin. Hem ben seni sevdiğim için olduğun gibi kabul etmiyorum. Senin ne olduğunu gördüğüm için seviyorum.
E: …….Ya gidip gelmelerim. Dengesizliklerim, bir an seni üzmekten ölesiye korkarken bir an canını yakmak isteyişim. En sonunda ikimizde yıpranıp, sevgimizle boğacağız.
S: He ben çok mu normalim. Ne zaman gelip ne zaman gideceğini biliyorum, neden kendini çekip beni ittiğini de. Bazen çırpınmaktan ne kadar yorulsan da ikimizi de çekip çıkaracak gücü bulacağını da biliyorum. Sadece benimde senin kadar ince bir çizginin üstünde yürüyebileceğimi bilmeni istiyorum.
E: Biliyorum sadece sen “geçmiş” gibi davranıyorsun. Olmuş bitmişler gibi. Trapezin üstündeyken beni tutacağına emin olamadığım gibi. Güven hissini sevgiden daha sık hatırlatman gerekiyor. Sevgiyi her zaman hatırlarım ama arkamda olduğun hissi sıcak asfalta tükürmek gibidir. Sen tam ben aslanın azına girmek üzereyken hey buradayım elimden tut diyorsun. Bazen çok geç olabilir.
S: Özür dilerim. Ben fiziki yakındalıkla bazen bunun yeterli olabileceğini sandım sadece.
E: Birbirimizi anlamak, birbirimizi sevmek, güvenmek sonsuza kadar yetecek mi?
S: Konudan konuya atlamaya başladın. Uykun mu geldi?
E: Her şeyin sonu olduğunu bile bile yaşıyoruz. Bir gün elin kayacak ve beni tutamayacaksın, ya da aslanın azına düşen sen olacaksın.
S: Hiç kimse bir diğerini bırakmaktan vazgeçmese bir şey olmaz.
E: Kimse zaten vazgeçmez sadece tutmaya devam etmek eskisi gibi güzel hissettirmemeye başlar.
S: Düşündüğüm şey yapmıyorsun değil mi? Kafanda bırakmayı kurmuyorsun?
E: Saçmalama. Bu güzel gecede yanımda beni gerçekten anlayan erkekle birlikteyim. Bazen her gece burada bu köprünün altıdan akan su olmak istiyorum, düşündüğüm için ,“geçmiş” çok ağır geldiği için akıp gidemiyorum.
S: Senin sorunun hep bu oldu çok düşündün. Bazı şeyleri bir anda yapmak lazım.
E: Doğruyu söylüyorsun. Seni gerçekten bırakamayacak kadar çok seviyorum.
……………….
S: Ne düşünüyorsun?
E: Tahmin et…
S: Gün doğumunu bekliyorsun. Güneşle birlikte yeni bir sabaha başlarken tüm melankolini geride bırakıp huzur bulmayı bekliyorsun. Birazdan oturduğun taşla birlikte sende ısınacaksın ve her gün olduğun gibi ilk önce ayaklarını köprüden aşağı sallandırmaya başlayacaksın. Sonra bacaklarının arasından yavaşça eğilip suyun sütündeki ışınların balıklara benzediğini söyleyeceksin.
E: Tam olarak değil. Huzuru başka bir şekilde bulmayı planlıyorum. Hani sana bırakamayacak kadar çok seviyorum dedim ama bazen de senin canını acıtmak istediğimi söyledim. Bırakmama izin vermediğin zamanlarda senden nefret ediyorum.
S: Dengesizliğin bu işte iki dakika önce bana sarılıyordun. Az önce kafanda kurduğun için beni şimdi itiyorsun.
E: Beni madem bu kadar iyi tanıyorsun, beni bu kadar iyi biliyorsun, peki söyle o zaman bu gün güneşin doğuşunu neden beklemeyeceğim. He söyle hadi, bilmiyorsun hiçbir zamanda bilmeyeceksin. Düşünmeyi bırak dedin değil mi birazdan bırakacağım m ne olacak biliyor musun?
S: Sakin ol. Bağırmayı kes. Lütfen sakin olda konuşarak halledebilelim
E: Kapa çeneni ve bana bir kere olsun laf yetiştirmeye çalışmadan dinle. Asıl sen Sus.
……………………………………
S: Sakinleştin mi?
E: Hayır düşünmeyi bıraktım?
S: Seni Seviyorum.
E: Biliyorum o yüzden yapabiliyorsan elimi yakala?
S: HAAAAYIIIIRR!
S: Ben seni hep dinledim. Şu dünya üstünde senin kadar şizoid bir karıyı benim kadar iyi anlayabilen biri daha var mıdır acaba. O yüzden şimdi sorun çıkartacak yer arama. Konuşmaya başlamak istiyorsan da direk başla.
E: Beklide beni en iyi anlayan sensin ama sen gerçek beni görmüyorsun. Sevdiğin için, beni olduğum gibi kabul ettiğin için iyi biri gibi görüyorsun.
S: Al işte yine başladın. Sen ne kötü ne iğrenç nede aciz birisin her ne kadar kendini öyle görsen de değilsin. Hem ben seni sevdiğim için olduğun gibi kabul etmiyorum. Senin ne olduğunu gördüğüm için seviyorum.
E: …….Ya gidip gelmelerim. Dengesizliklerim, bir an seni üzmekten ölesiye korkarken bir an canını yakmak isteyişim. En sonunda ikimizde yıpranıp, sevgimizle boğacağız.
S: He ben çok mu normalim. Ne zaman gelip ne zaman gideceğini biliyorum, neden kendini çekip beni ittiğini de. Bazen çırpınmaktan ne kadar yorulsan da ikimizi de çekip çıkaracak gücü bulacağını da biliyorum. Sadece benimde senin kadar ince bir çizginin üstünde yürüyebileceğimi bilmeni istiyorum.
E: Biliyorum sadece sen “geçmiş” gibi davranıyorsun. Olmuş bitmişler gibi. Trapezin üstündeyken beni tutacağına emin olamadığım gibi. Güven hissini sevgiden daha sık hatırlatman gerekiyor. Sevgiyi her zaman hatırlarım ama arkamda olduğun hissi sıcak asfalta tükürmek gibidir. Sen tam ben aslanın azına girmek üzereyken hey buradayım elimden tut diyorsun. Bazen çok geç olabilir.
S: Özür dilerim. Ben fiziki yakındalıkla bazen bunun yeterli olabileceğini sandım sadece.
E: Birbirimizi anlamak, birbirimizi sevmek, güvenmek sonsuza kadar yetecek mi?
S: Konudan konuya atlamaya başladın. Uykun mu geldi?
E: Her şeyin sonu olduğunu bile bile yaşıyoruz. Bir gün elin kayacak ve beni tutamayacaksın, ya da aslanın azına düşen sen olacaksın.
S: Hiç kimse bir diğerini bırakmaktan vazgeçmese bir şey olmaz.
E: Kimse zaten vazgeçmez sadece tutmaya devam etmek eskisi gibi güzel hissettirmemeye başlar.
S: Düşündüğüm şey yapmıyorsun değil mi? Kafanda bırakmayı kurmuyorsun?
E: Saçmalama. Bu güzel gecede yanımda beni gerçekten anlayan erkekle birlikteyim. Bazen her gece burada bu köprünün altıdan akan su olmak istiyorum, düşündüğüm için ,“geçmiş” çok ağır geldiği için akıp gidemiyorum.
S: Senin sorunun hep bu oldu çok düşündün. Bazı şeyleri bir anda yapmak lazım.
E: Doğruyu söylüyorsun. Seni gerçekten bırakamayacak kadar çok seviyorum.
……………….
S: Ne düşünüyorsun?
E: Tahmin et…
S: Gün doğumunu bekliyorsun. Güneşle birlikte yeni bir sabaha başlarken tüm melankolini geride bırakıp huzur bulmayı bekliyorsun. Birazdan oturduğun taşla birlikte sende ısınacaksın ve her gün olduğun gibi ilk önce ayaklarını köprüden aşağı sallandırmaya başlayacaksın. Sonra bacaklarının arasından yavaşça eğilip suyun sütündeki ışınların balıklara benzediğini söyleyeceksin.
E: Tam olarak değil. Huzuru başka bir şekilde bulmayı planlıyorum. Hani sana bırakamayacak kadar çok seviyorum dedim ama bazen de senin canını acıtmak istediğimi söyledim. Bırakmama izin vermediğin zamanlarda senden nefret ediyorum.
S: Dengesizliğin bu işte iki dakika önce bana sarılıyordun. Az önce kafanda kurduğun için beni şimdi itiyorsun.
E: Beni madem bu kadar iyi tanıyorsun, beni bu kadar iyi biliyorsun, peki söyle o zaman bu gün güneşin doğuşunu neden beklemeyeceğim. He söyle hadi, bilmiyorsun hiçbir zamanda bilmeyeceksin. Düşünmeyi bırak dedin değil mi birazdan bırakacağım m ne olacak biliyor musun?
S: Sakin ol. Bağırmayı kes. Lütfen sakin olda konuşarak halledebilelim
E: Kapa çeneni ve bana bir kere olsun laf yetiştirmeye çalışmadan dinle. Asıl sen Sus.
……………………………………
S: Sakinleştin mi?
E: Hayır düşünmeyi bıraktım?
S: Seni Seviyorum.
E: Biliyorum o yüzden yapabiliyorsan elimi yakala?
S: HAAAAYIIIIRR!
28 Mart 2009 Cumartesi
Her gün HEPSİ

Sabah kalktığında küçük bir kadındı. Yeni küçülmüştü az önce gün doğmuş ve o küçülmüştü. Etrafındaki her şey kocamandı. Yumuşatıcı kokan çarşafların arasından kocaman iki kişilik yatağın ortasında kendisine doğru gülümseyerek gelen sevgilisinin yanında küçücüktü. Sevgilisi onu öperken o daha da küçüldü, yalnıza doğru sürüklendi. Birkaç küçük kaçak gülümseme bahşetti sevgilisine. Sevgilisi ona dokunurken, birinin tenini kendi tenine dokunuşunu hissederken küçük bir kadın ancak kendi yalnız hissedebilirdi. İçine sevgiyle giren sıcaklığı hissetti ama o sıcaklık karşında buz gibiydi, içinde bir şeyler yanlıştı, içinde hep yalnız bir kadındı, küçük kadınları kalpleri çok büyük olduğu için açılan kara delikleri hiçbir şey dolduramazdı. Sevgilisi boynunu öperek onu tahrik etmeye çalışırken, o kendi yalnızlığı içinde ağlıyordu.
Kahvaltıyı hazırlarken ilgiye aç bir kadındı. Kocasının bir gülümsemesi, bir dokunuşu için her sabah kalkıp gömleğini ütüler, kravatını hazırlar, çocukları uyandırır, kahvaltıyı hazırlar masaya hep en az iki çeşit reçel koyar, gazetesini hazır ederdi. Karşılığında sadece iyi günler lafını elde ederdi oda kapıdan çıkarken. Kocası yoğun bir adamdı sevgiye bile zaman ayıracak vakti yoktu. Çocukları kapıdan yolladı. Kocası sofraya oturdu. İlgiye aç kadın karanlıkta ışığa doğru giden sinekler gibidir. Tek farkı o ışığın bedelini bilir. Oda ışığa gitmek istedi. Kocasına sordu “beni seviyor musun?”, kocası gazetenin sayfasını çevirdi. İlgiye aç kadın sordu “ benimle şimdi hemen masanın üstünde sevişir misin?”, kocası boş çay bardağını uzattı. İlgiye aç kadın çayı doldurup ona uzattı. Kocasının arkasının dönük olduğu kapıdan dışarı çıktı. Kocası gazeteyi çevirdi, çayından bir yudum aldı. Gazeteyi katladı masaya koydu ayağa kalkıp “iyi günler” dedi. İlgisiz kadın ışığa gidebilmek için en kolay yolu seçip, kapının eşiğinde azına dayadığı silahıyla, sessiz gözyaşları salyasına karışırken kocası sadece gitti. Kapının kapanma sesiyle kadın silahı çekti ama ilgisiz kadının kafasında silah sesi değil sadece sineğin ışığa değdiğinde yanarken çıkardığı cızırtıyı duydu.
Öğlen yemeğine doğru boş masada aşık bir kadın oturuyordu. O masada asla öğlen yemeği yenmeyecekte olsa o onu hep orda bekledi. Sigarasını içerken elleri titriyordu. Dünyada iki şeye bağımlıydı; uyuşturucu bağımlısı sevgilisine ve uyuşturucuya. Aşık kadın bir şeyi severse, onun her şeyini sever. Zamanı gelmişti ikinci aşkından bir doz almalıydı ama onun için ilk aşkı gelmeliydi. Aşka bağımlı kadın kapının tıkırtısını duydu. Sevilisi içeri bir hışımla girdi. Sinirliydi, küfrediyordu. Aşık kadın sorunca, cevabı yüzüne gelen bir tokat oldu. Tokatları ardı arkası kesilmedi. Sevgili bağırıp duruyordu, onun suçuydu iki kişiye yetecek uyuşturucu parası yoktu. Aşık kadın iki aşığının birlikte kaçmaya karar vereceğini nasıl bilebilirdi ki. Artık ona gerek yoktu. Aşka aşık kadın sadece gözündeki morluğu, damarlarındaki zehri, içine çektiği sigara dumanını hissetti.
Hava kararırken o hepsiydi. Küçüktü, yalnızdı, yaralıydı, aşıktı, bağımlıydı, sevmeliydi sevilmeliydi, özgür olmalı, korunmalı, kollanmalıydı. Güneş batarken o köprünün üstünde durmuş denizi izlerken ertesi sabaha bir kadın olarak doğmalıydı hepsi olmalıydı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)