28 Ocak 2009 Çarşamba
Evet Sayın Seyirciler....
Bazı günler hiç bir şey yokken birden insanı bir sıkıntı bulutu kaplar. Küçük bir şey moralini bozmaya yeter. Bütün gün boyunca o sıkıntı gitmez. Yaptığın makyajın, yediğin çikolatanın sana bir faydası olmaz. Kurtulamassın. Dışarı atmanın yolunu ararsın. Sıkıntı bedene bir kere girdimi yer eder. Sen hangi çıkışı kullanacağını bilmeden onu zorlarsın, ve genelde gözyaşı olarak dışarı atılır. Gözyaşı oluşturmak bazı insanlar için zor bir işlemdir. İnsaların bir kısmı bu yetenekle doğarken bazılarına ise kırıntısı bile verilmemiştir. Bu yeteneksiz, ağlamaktan yoksun insanlar genelde şiddet yada cinsellik oluyla boşalma yaşarlar. Genelde ağlayan bir tip olmamanıza rağmen ufak bir yeteneğiniz varsa ve içinizde sıkıntıdan 8. Kattan atlamanızı söleyen sesle sürekli mücadele içindeyseniz, beyniniz otomatik olarak kurtarıcı modunu çalıştıracaktır. Bu “kurtarıcı”, beyninizdeki tüm alt kısımlara ittiğiniz paranoya ve korkuları bir anda su yüzüne atarak bunları kısa film senaryoları mantığında görüntülere dökmeye yarar. Bunlar büyük ihtimalle ya sizi ağlatacak ya da çok diplerdekiler araya karıştığı için sizin 8. Kattan aşağı atlamanıza neden olacaktır. Ama hem paniğekapılmayın ikinci seçeneğin olma ihtimali düşük olsa da vardır. Şimdi su üstüne çıkarabileceğimiz konulardan bahsedelim. Önceden paketler haline getirip bilinç altına atma yöntemi daha iyi sonuç verecektir. Örneğin; “ Bir gün benden sıkılıp beni terkedecek, ne yapsın benim gibi nevrotik karıyı” adlı paket paranoyayı bilinç altına ( çok derin olmayacak bir yere ) yerleştiriyoruz. Çok spesifik bir örnek oldu ama en can yakmayan türden örneklerdendir. Tabi eğer sürekli ilişkiniz hakkında paranoyolara sahip bir insansanız bunu kullanmaznı pek önerilmez. Hemen sonra da acil durumda kolu çekin adlı paketide yanına iliştiriyoruz. Bu çok önemli böylece diğerlerinden ayrılmış olucak. Acil durum anının yaklaştığını hissetiğinizde kolu çekip mekanizmayı devreye geçiriyorsunuz. Bu kadar...Ama bir tehlike söz konusu. Gerçekten nevrotik olduğunuza inanan bir bilinç altı düşünceye sahipseniz Mekanizma daha aşalarda bulunan paketleri savurmaya başlayacaktır. Alttaki paketlerin şunlar olmaları durumunda; “ Bu mutluluğu hak etmiyorum?”, “ Ya bir sabah kalktığında artık beni sevmediğini düşünürse”, “Hayatım boyunca düzgün bir ilişkim asla olmayacak”, “ Bu kadar güçlü görünmek çok yorucu”, “ Maskenin aldındaki mi benim yoksa bu maske mi artık ben?” gibi güçlü paketler söz konusu ise zincirleme reaksiyon yaratacaktır. Bazı alışkın olmayan bünyelerde sinir krizi olarak dışa vurulma ihtimali çok yüksektir. Bu teoriyi denemeden önce sakinleştirici hap bulundurmanızı öneriyoruz. Alkol kullanmnızı tavsiye edebilirdik ama yakın zamanda bazı denekler üstünde olumsuz sonuçlar elde ettik. İlişkisel durumunuz hakkındaki bu paketler büyük ihtimalle kendinizle ilgili problemli düşüncelerin bilinç altında yarattığı kara delikten kaçmak için yukarılarda tutulurlar. Ama eğer bir ilişkiniz yoksa devreye çevresel paketler girer. Bu paketleri iki gruba ayrılır ailesel ve arkadaşsal. Ailesel paketlerde sık görülenler; “ Bazen tek istediğim sadece beni sevdiğini göstermesi”, “ Bana bir daha elini kaldırırsa tornavidayı anlının ortasına sokucam”, “ Üstüme gelmeyin artık beni rahat bırakın”. Arkdaşsal paketlerde sık görülenler; “ O hayatımın bir parçası ama bana zarar veren tarafları ağır basan bir parça”, “ Dibe batarken benide çekmeyi bırak biraz hava almak istiyorum”, “Eski erkek arkadaşınla seviştiğim için pişmanım lütfen artık yüzüme vurma” gibi olacaktır. Her detayı bilginize sunmaya özen gösteriyoruz çünkü bu uygulama sonucu psikolojik zarar söz konusudur. Ağlayamayan ve hiç yeteneğe sahip bir insan değilseniz agresifleşebilirsiniz ama genel olarak görülen sonuç sado- mazo sex olacaktır. Bu ağlamak kadar rahatlatıcı bir boşalma deneyimi olarak da tanımlanabilir. Eğer hiç bir şekilde boşaltımda bulunamassanız ve 8. Kattan atlama gibi bir şansınız yada cesaretiniz yoksa içten içe sizi yiyerek beslenecek nur topu gibi bir sıkıntı asalağınız olacaktır. Bu asalak büyüdükçe sizin en kötü en hassaz noktalarınız bilen ve size saldırarak direncinizi yıkmaya çalışan bir canavara dönüşecek. En dibe attığınız yaralarınızın yanına santral kurup sondaj çalışmalarına başlayacak o yarayı elinden geldiğince büyütmek için uğraşacaktır. Zamanında müdahale edilemeyen hastalarda panik atak, manik-depresif, hatta şizofreni daha ilerleyen vakkalarda katotonik şizofreni ( dış dünyaya kendini kapatmış, bir tür bitkisel yaşam) ye dönüşecektir. Eğer şu anda kendinizde bu tür bir sıkıntı yumağı hissediyorsanız ve elinizde hiç hazır paket de yoksa en yakın 3 ve 3. Kat üstü yükseklikten aşağı atlamanızı, bir kutu valium yutmanızı yada babanızın kravatıyla kendinizi asmanınızı öneriyoruz. Şaka şaka Ama son çare olarak tabi bunları deneyebilirsiniz. Acil durumlarda psikolojik destek her şekilde sağlanır programımzıın sonuna geldik. Bir sonraki yayında “içimizdeki çocuk tecavüzcüsünü nasıl dururuz” bunu konuşucaz sakın kaçırmayın.
18 Ocak 2009 Pazar
Kuyruğum, Kuyruksun, Kuyruk
Her sabah uyandığımda ayağım bir taşa takılmışta düşmüşüm gibi hissediyordum. Sanki tüm o düşüş anını yaşamış, hiç bir yapamayacağımı anlamış ve vücudum hangi parçası üstüne düşüceğime karar vermişim gibi. Ve hep göğsümün üstüne düşüyorum, nefesim kesliyor. Ellerim acıycak diye korkup göğsümü ortaya koyuyorum ne büyük aptallık. Sonra kafamı çeviriyorum onu görüyorum bir dahaki düşüşte ellerimi kullanmam için bir sebep veriyor. Homoerektustan itibaren yani eller serbest kaldığından beri elleri birşeyler için kullanıyoruz. Yemek yemek, bişileri tutmak, duygularımızı aktarmak, birine dokunmak hissettmek, biri öldürmek, bir şeyleri çalmak. Çok amaçlı yaratılmış uzuvlar. Uzuvlar evet.Peki ya evrimleşme sırasında ek bir uzuv olarak kuyruğumuz olsaydı. Bilğiniz kuyruk ya işte, maymunlarınki gibi; tırmanmak bir şeyleri tutmak, karşı cinsi etkilemek için kullanılan. Şöle düşünelim bir sabah kalkıyorum aynanın önünden geçerken onu görüyorum. Kıçımda, kıçımda demiyim tam olarak kuyruk sokumumun hemen üstünde yaklaşık bir buçuk metre civarında saçlarımla uyumlu olsun diye kırmızı röfleler attırmışım üstüne. Sokağa çıkıyorum herkesin bir tane var . Emo bir hatun geçiyor yanımdan kuyruğunda piercing var. Yaşlı bir amca geçiyor aklar düşmüş kuyruğuna.Yaşlı kokoş teyzeler kuaförden çıkıyorlar. Saçlarıyla birlikte kuyruklarınıda yaptırmışlar belli. İki sevgili kuyruk kuyruğa yürüyorlar caddede. Trafik durmuş bir minübüs şöförü elinde levyeyele bağırıyor, suratı kıpkırmızı olmuş kuyruğu hızlı ve ritmik sallanıyor. Meydandaki heykellerin bir elinde tüfek arkalarında kuyrukları sallanıyor. Yürümeye devam ettikçe kuyruklu doğal manzaralar. Sonra uzaktan bir kuyruk çarpıyor gözüme. Parlak kısa tüyleri var. Sonra sahibini görüyorum. Hoş bir çocuk bana doğru geliyor. Ona bakmıyormuş gibi yapıyorum. Kuyruğu titretiyor benim yanımda geçerken, çapkın bakışlar atarak. Kuyruğumu çaktırmadan kıvırıyorum. Umrumda değilsin gibisinden nazlı nazlı yürüdükten sonra hala bana bakıyormu diye baktığımda taşa takılıyorum. Düşüş anı, seçim meselesi... Ellerime karar veriyorum. Düşüyorum, ellerim sıyrıldı bu seferde,kanıyor. Gözlerim yaşarıyor acıdan, çaktırmıyorum. Kahretsin kuyrukta bir işe yaramadı. Uyanıyorum yine onu görüyorum. Acımı unutuyorum bu sefer daha kullanışlı bi uzuv keşmetmeliyim. Kuyruk çok sakıncalı dikkat dağıtıyor. Bir dakika durun ya aptallık işte yanıma niye onu almıyorum. Düşerken beni tutacağına eminim. Sabah uyandığımda hissettiğim duygu bu . Güven.Beni tutacağını bildiğim ama adını koyamadığım şey. Ellerimin bana verdiği biyolojik güven gibi, onunda bana verdiği ruhsal güven. Aptallığıma verin işte bazen rüyalarımda çok dalgın uyuyorum. Uyandığımda bunların hepsini yazmayı unutmasam iyi olur. Hatırlarım değil mi? Yok yok o varsa yanımda kesin hatırlarım...
11 Ocak 2009 Pazar
Ayna! Ayna!
7 Ocak 2009 Çarşamba
FIÇIKKKK!!

Bebekken ilk hatırladığım anı; sabah uyandığımda gözüme giren güneş ışığı ve yeni gübrelenmiş toprak kokusuydu. Boyum uzamaya başladıkça yanımda yükselen kardeşlerimi daha çok görebilir olmuştum. Çiftçiler her gün bizle itinayla ilgilenirken, dallanıp budaklanmaya başlamıştık. İlk önce sevimsiz soluk bir yeşildik, aynı sapı paylaştığım kardeşimden görerek kendiminde böyle olduğunu tahmin ediyordum. Daha çok güneş alan taraftaki büyüklerin dediğine göre zamanla kızaracaktık. Zaman ilerledi, toprağımız hiç bir zaman kuru, güneşimiz hiç bir zaman az olmadı. Biz gittikçe boy attık, genişledik, kızardık. Artık sabahları gözlerimi açtığımda mis gibi bir domates kokusu yayılıyordu. Bir gün çiftçiler kalabalık gruplar halinde geldiler. Herkesde bir heyecan bir panik havası başladı. İlerdeki gruplardan çığlıklar yükselmeye başlamıştı. Ben ve kardeşim olanalara bir anlam veremedik. Sesler ve çiftçiler yaklaştıkça diğer domateslerinde şöyle bağırdığını duyduk: “koparıyorlar”. Şok olmuştum koparılıyoruz, tüm domatesler bunun son olduğuna inanıyorlardı. Belkide bir sondu ama herşeyin bir sonu ve başlangıcı vardır değil mi? Toprağa bağlı hayatımızın sonuydu bu sadece. Çiftçilerden biri ben ve kardeşimi koparıp bir kasaya koydu. İçinde bulunduğumuz kasa ve diğerleri o gece bir kamyonetin arkasında yola çıktık. Yollar çok bozuktu. İlk yolculukta bir çok arkadaşımızı kaybettik. Tümseklerde birer ikişer kasadan fırlayan akrabalarım, çığlıklarla kamyonun arkasında kayboluyorlardı. Bir yandan korkuyordum, belki benimde sonum yakındı ama içimde yinede anlam veremediğim maceracı bir duygu yolculukta karşılacaklarım konusunda heyecanlanmama neden oluyordu. Sabah olduğunda kamyon mola vermişti. Komyon şöforü gelip kasaları kontrol etti. Bizim kasanın üzredinde durup, hemen arka sıramdaki bir kaç kardeşimi yoklayıp, çaprazımda duran oldukça parlak kırmızı renkte sert ve sulu kardeşimi seçip, eline aldı. Yavaşça azına götürdü ve “Harrttt!”. Bu beni korkutmaya yetmişti. Yedi kardeşimi yedi. Bundan pişmanlık falan duymadan hatta “Hımmm” sesleri çıkartıp, keyif alarak yedi. O anda her şeyi anladım hepimizin sonu buna benzer olacaktı. Bu sonu kaldıramazdı. Kasadan düşebilir hiçliğe karışabilirdim ama sonumun yenilmek olmasını istemiyordum bu yüzden kaçmaya karar verdim. Ertesi sabah kamyon, havası daha pis, insanlanlarla dolu bir yola girdi ve daha yavaş ilerlemeye başladık. Çok sık ,kısa sürelerle durup, tekrar devam ediyorduk. Bu fırsattan istifade kaçma planımı hazırladım ama fazla vakit yoktu yanımdaki kardeşime hemen planı anlattım ve oda benimle gelmeye karar verdi. Kamyon durdu. Tüm gücümüzü kendimizi yuvalamaya harcadık ve kasadan düşmeyi başardık. Bu düşüşte hız aldığımız için Kamyonun altında oluşan deliğe kadar yuvarlanıp ordan sert ve soğuk bir zemine indik. Bir kaç çürük dışında hiç bir şeyimiz yoktu. Biz düşer düşmez kamyon çalıştı ve arkasında pis bir duman bırakarak uzaklaştı. Artık özgürdüm ama yuvarlanmaya devam etmemiz gerekiyordu. Yolun karşı tarafına geçmeye karar verdik ve kalan gücümüzle yuvarlanmaya başladık. Kardeşim çok yorulduğunu, arka tarafında kötü bir çürük olduğunu ve her an suyunun sızabileceğini söledi. Bende kısa bir süre durabilkeceğimizi söledim. Tam o sırada. Bir gürültü duyuldu. Bir düdük sesiydi uzaktan geliyordu. O tarafa baktığımda önce siyah bir duman ardından bir baca sonra tırın diğer parçaları göründü. Kardeşim hala hiç bir şeyin farkında değil soluklanıyordu. Ona dönüp “Tır geliyor” dedim. Sonraki olaylar şu diyaloglarla gelişti:
Domates1:” Tır geliyor”
FIÇIKKKK!!
Dometes2: “Hani nerde?”
FIÇIKKKK!!
Bazen bir domatesin hayatı çok zor olabiliyor.
25 Aralık 2008 Perşembe
Kuşların Konmadığı Ağaç

Yaş toprağın üstünde iki çift ayak ilerliyordu. Toprak sanki onları reddediyor gibi ayalarının altında eziliyor, kuru yapraklar parçalanıyordu. Ağaçların arasında ilerleyen biri ağır botlar giymiş,üstünde kareli bir gömlek ve kırmızı yeleğiyle ortama biraz daha uygunken, yanında ondan daha genç olan sanki etrafındaki bu doğallığa uyum sağlayamamış gibi duruyordu. Adam yolu ezbere biliyormuş gibi yere bakarak yürüyordu. Görünüşünde insanı rahatsız eden yanlış olan bir şey var olasına rağmen etrafıyla uyum içinde olması nedensiz bir güven veriyordu.. Daha genç olan ormanın yarattığı havaya uymuyor gibiydi. Sanki pikniğe giden çocuklar gibi hafif bir tebessümle etrafa bakarak ilerliyordu. . Adam bir ara hızlandı, çocuk yetişmek için adımlarını biraz daha büyük atmaya başladı. Sonra gözü ilerde bir yere takıldı durdu. Adam biraz ilerledikten sonra çocuğun durduğunu fark etti. Dönüp nereye doğru baktığını görünce hafifçe sırıttı. Çocuk biraz ilerdeki tepenin üstünde duran ölmeye yüz tutmuş ağaca doğru bakıyordu. Diğer ağaçlar güçlü ve sağlıklı olduklarını göstermek istercesine hafif rüzgarın etkisiyle hışırdarken bu ağaç yaşamaya çalışan son birkaç yaprağını toprağa kurban veriyordu. Çocuk kafasını çevirip diğer ağaçlara doğru baktı. Her ağaçtan kuşların cıvıldaşmaları yükselirken ölü ağaç soğuk bir sessizlik içerisindeydi. Merakla adama dönüp sordu “Bu ağacın diğerlerinden ne farkı var? Dikkat ettim de hiç kuş konmuyor.” Adam yüzünde hala hafif gülümsemesini kaybetmeyerek “ Gel yanına gidelim.” Dedi. Adam önde çocuk arkada ağaca doğru olan tepeyi yavaşça tırmanmaya başladılar. Adam arkasına bakmıyordu tek baktığı ağaçtı. Gözleri ışıldıyordu. Sanki baktığı çocuğuydu kendi kanında bir parçaydı. Çocuksa merak içinde bir adama bir ağaca bakıp diğer ağaçlardan farkının ne olduğunu düşünüyordu. Toprakla ilgili pek bir şey bilmese de birbirine yakın ağaçlarda bir sorun yoktu. Bir hastalık olsa diğer ağaçlara yayılacak kadar yakındaydı. Toprak aynı topraktı. Yağmur tepede olduğu için ağaç diğerlerine göre daha şanslıydı. Suyunu kesecek etrafta fazla ağaçta yoktu. Sorun tepede olmalı diye düşündü. Ağacın yanına geldiklerinde ağacın aslında baya büyük ve yaşlı olduğunu gördü. Etrafında büyükçe birkaç kaya vardı. Bir tarafında da bir kütük vardı. Kütüğün üstünde de küçük bir balta vardı fazla dikkatini çekemdi. Çocuğun o an tüm ilgisi ağaç üstündeydi. Ağaç yaşlı görünüyordu. Çocuk daha fazla dayanamadı. “Hadi anlat çok merak ettim bu ağacın öyküsü ne?” dedi. Adam ”Etrafına bak bir ağacın diğerlerinden ne farkı var?” dedi. Çocuk etrafına biraz daha bakındı sonra ağacın tam altındaki toprak dikkatini çekti.”Toprağı kırmızı gibi dedi ama neden?”dedi çocuk. Adam da bunu üstüne “Şurada toprağın üstüne çıkmış kökü görüyor musun işte o köke kulağını daya.” dedi. Çocuk biraz garipsedi. Tereddütte kaldığını gören adam “Sakın çekinme üstüm falan kirlenir diye eğil başka türlü anlayamasın.” Dedi. Kızmış ve sabırsız gibiydi.. Merakına ve adamın ses tonuna yenik düşen çocuk “Tamam eğiliyorum.” dedi ve eğilip kulağını köke dayadı. İlk başta bir şeyler duymaya çalıştı. Sonra duyduğunu zannetti ama gelen seslerin dışardan olduğunu fark etti. Toprağa yakın olduğu için sessizce ilerleyen ayak sesini duymuştu. Tam kafasını kökten kaldırıp” Hiçbir şey duyamıyorum.” dediği sırada gözlerini güneşin ışınlarını yansıtan bir demir kamaştırdı. Birkaç saniye sonra kafasının üstünde duran demirin neye ait olduğunu anladığında geç kalmıştı. Ona doğru gelen baltadan kaçacak vakti olmadı. Kafasını vücudundan ayıran o ses duyulduğunda yakındaki ağaçların hiç birinde tek bir kuş kalmamıştı. Adam hafifçe sırıtarak ağacın dibine ayaklarının arasında duran çocuğun onun için anlamsız olan bir parçası doğru bakarak. “Kuşlar, uzun zamandır toprağı kanla beslenen bu ağaca konmazlar” dedi.
24 Aralık 2008 Çarşamba
Küçük İnsanlar Şehri
Küçük kız odasında, annesinin ona aldığı kitabını okumaktaydı. Yaşına göre ağır bir kitap okuyordu, kanlı savaş sahnesi kafasında yarattı heyacandan dolayı tırnaklarını yiyordu. Bammm!! içerden gelen sesle irkilerek kafasını kitaptan kaldırdı. Sonra annesinin bağıran sesini duydu. Kitabı bırakıp, içeri koştu. Ayıcıklı uzun geceleğinin eteklerine basmamak için tutatarak koşuyordu. Salonun kapısının girişinde durdu. Babası annesine bağrıyordu, her zamanki tanıdık görüntülerdi. Korkmuştu, babasından korkmuştu, küçük kardeşinin uyanıp onları böyle görmesinden korkmuştu, annesinin fırlatılan kül tablasından dolayı kanayan elinden korkmuştu. Ama kaçmadı, izlemeye devam etti. Babası annesinin üzerine yürüken dayanamadı bu sefer annesini korumak için koştu. Babasının pantolunun paçasına yapıştı. Annesinin , hareketini onaylmasını görmek için başını yukarı kaldırdığında büyük bir el yüzünü gölgeledi. Karanlık dağıldığında, halının püsküllerini hiç bu kadar yakından görmediğini düşündü. Yanağı yanıyordu, ama bu acı sorun değildi önemli olan içinde hissiteği acıydı. Boğazı düğümlendi ağlamamaya çalıştı ama olmadı gözyaşları bazen istemsiz hareket ediyordu. Bağırmalar devam ediyordu. Yerden kalkıp hızla odasına doğru koştu. Bu sefer eteğini değil yanağını tutuyordu. Kapıyı sertçe kapadı. Zihni çılgınca karanlıkta koşmaya devam etti. Bir ışık arıyordu, bir çıkış arıyordu, bağırmaları kesecek bir kılıç arıyordu, daha büyük olabilmeyi diliyordu. Zihninin karanlık koridorlarında koşmaya devam etti. Aralık bir kapı ardında bi ışık gördü, koşarak o kapıyı geçti ve arkasından sertçe kapadı şimdi bedeni odasındaki yatağın üstünde kızarmış yanağı, ıslak kirpikleri ve boş bakan gözleriyle oturuyordu.
Küçük kız yemyeşil bir vadiye bakan küçük bir tepenin üstündeydi. Vadinin sonunda küçücük bir kasaba olduğunu farketti. İçini bir huzur kapladı. geceliğinin eteklerinden tutatark yürümeye başladı. Ağaçlar, çalılar,rengarenk kuşlar, ağacın dalından onu izleyen küçük sincap ailesi hepsine küçük gülümsemeler bahşetti. Küçük parmaklarında oluşan çimen lekelerine küçük bir gülümseme, yanından geçen minik tavşana küçük bir gülümseme hiç bukadar çok gülümsemesi olmamıştı. Kasabanın girişine ulaştığıda ise şaşkınlığını gizleyemedi. Kasaba meydanı tıka basa doluydu. Pazarda yiyecek satanlar, egzotik hayvanlar satanlar, işleriyle uğraşanlar, fırından yeni çıkan emeğin kokusu ve herşeye rağmen birbirine gülümsiyen insanlar. Ve bu insanların en uzunun onun boyundan bile kısa olması. Koşuşturup oyun oynayan çocuklar ancak diz kapağına gelebilirdi. Sırtında küfe taşıtıyan bir adam onu farkketti sonra biri sonra biri daha hepsi kafasını ona çevirdi bir sessizlik oldu. Sonra birden herkez sevinç çığlıkları atmaya başladı. Ona doğru koştular, ona dokundular onunla konuşmaya çalıştılar, küçük hediyeler verdiler, uzun zamandır onu beklediklerini söyledirler, sürekli onunla ilgilendiler yüzlerinde bir kere olsun gülümsemeleri düşmeden.
Küçük insanlar şehrine geleli çok kısa bir süre olmasına rağmen, kız hayatı boyunca buraya aitmiş gibi hissediyordu. Geri dönmek istemiyordu. İlk bir kaç gün şehri keşfetmişti, istediğini yapmasına izin veriyorlardı. Tek bir kural vardı şehrin dışındaki yola gitmesi yasaktı. Orası şu anda ilgisini çekmemişti. Şehrin başkanın evinde kocaman bir odada kalıyordu, bir sürü oyuncağı ve kıyafeti vardı, her gün birileri ona bir hediye veriyordu ve gülümsüyordu. Kimse kimseyle kavga etmiyor, kimse sesini yükseltmiyor, kimse kimseyi aşalamıyor hep teşekkür ediyor, her kez mutlu mutlu mutlu yaşıyordu. Kimsede korku denilen duygu yoktu. Fakat her geçen gün kız bir gariplik olduğunu fark etti. Önceki gün fırıncının karısı ortadan kaybolmuştu ama kimse aldırmadı. Sonraki gün balıkçının çırağı, sonra kasabın kızı her gün tanıdığı biri ortadan kayboluyor ama kimse umursamıyordu. Onları sorduğunda artık çok fazla mutluluğu tattıklarını ve görevlerini yerine getirdiklerini söylüyordu. Tüm kasabada tek bir yaşlı insan olmamasıda dikkati çekmişti. Artık hediyelrden ve gülümsemelerden sıkılmıştı, içini kemiren bir sıkıntı vardı. Soruları arttıkça insanlar onla konuşmaktan kaçınmaya başladı, hergün birileri eksilmeye devam ettikçe başkaları yerine geliyordu. Bir gün dayanamadı ve şehir dışındaki yola gitmeye karar verdi. Sabah herkesden önce çıktı. Şehir dışındaki ikaz tabelalrını gözardı ederek yola koyuldu. Aynı parlak renkler aynı ağaçlar, çalılar çiçekler fakat yola devam ettikçe bir şey farketti. Renkler gittikçe soluyordu. Ağaç kuruyordu, sincaplar ağaç diplerinde cansız yatıyordu, garip görünüşlü korkunç tavşanlar ona hırlıyordu. Kız korkmaya başladı ama yola devam etti. Susamıştı acıkmıştı ama etrafta tek bir canlı göremiyordu. Bir su sesi duydu yoldan ayrılıp oraya yürüdüğünde karşısına bir nehir çıktı. Nehir kıpkırmızı akıyordu elini nehire soktu nehirde akanın kan olduğunu anladığında irkildi yola doğru koştu. Geri dönemezdi artık devam etmeliydi. Kısa süre sonra yol bitti yolun bitiminde devm bir kanyon vardı. kapkara bulutların üstünü örtüğü dibi sisili bir kanyon. kanyonun ortasında başları bulutların üstünde duran iki dev vardı. İki dev gardiyanın ortasında dizleri hizasında kocaman bir giyotin vardı. Vadiye inen yolda ise bir kuyruk oluşmuştu. Kuyrukta tadığı bir sürü küçük insan vardı. Hepsinin yüzünde çılgınca bir ifade ve kocaman gülümseler vardı. Kuyruk yavaş ve emin adımlarla giyotine ilerliyordu. Şrakkkk!!! bir adım daha Şırakkkk!! bir adımdaha kimse kaçmıyodu. Kız çok kormuştu. Elleri titriyordu. Giyotinin altında oluşan kan birikintisi küçük bir nehir gibi süzülüyordu. Kan, toprağı, ağaçları ,kuşları, sincapları, tavşanları ve küçük insanları besleyip onları mutlu ediyordu. Küçük insanlar da mutlulukları ve kendi kanlarıyla birbirini besliyordu. Kızın midesi bulandı gözleri doldu. Koşmaya başladı, okadar hızlı koşuyorduki etrafını sadece çizgiler halinde görebiliyordu. Zihninin koridorlarında koşmaya devam etti, buraya daha fazla dayanamazdı tüm güçlükleri herşeyi yenebilirdi, bağırmaları susturabilirdi ama burası için hiç birşey yapamazdı. Geri gitmeliydi, geri gidip büyümeyi beklemeli ve güçlü bir savaşçı gibi tüm zorlukları yenmeliydi. Aralık kapıdan aydınlığa geçti. Ama bu sefer kapıyı yavaşça kapadı.
Küçük kız odasında kitap okumaktaydı. Savaş bitmiş şövalyeler ellerindeki kılıçları havaya kaldırmış zafer şenliği hazırlıklarına başlamıştı. Salondan annesinin ve babasının bağırmaları devam ediyordu ama kız duymuyordu. KÜçük kız en güzel kıyafetini giymiş zafer şenliğini yönetmek için askerleri peşinde ilerliyordu.
""Küçük insanların Şehri Herzaman mutlu ve deli
Dev gardiyanların esareti kanla doldurur tüm nehirleri
Küçük insanların Şehri herzaman mutlu ve deli
Tanrı onlara bir giyotin gönderdi
Küçük İnsanların Şehri herzaman mutlu ve deli
Küçük kızın zihninde herzaman yaşamaya devam etti""
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)